İsimsiz Bir Deneme

04.07.2012 tarihinde Genel kategorisine eklenmiş, Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

Kaçakçıdan çok kendisini girişimci olarak görüyordu. Babasından aldığı birikimlerle bunu daha da çok pekiştirebilmişti ve fırsatları çok daha öncesinden sezebiliyordu. Yalnız bir adamdı. Aile bağları son derece kopmuştu. Ve babasının tek çocuğu olmanın huzurunu taşıyordu. Aslen fransız olan Frank Edmon, son yirmi yılını Almanya’da yaşamıştı. Babasının yatırımlarıyla bugüne kadar rahatça yaşamıştı fakat paralar suyunu çekmeye başlamıştı. Paraların azalmasıyla sürekli irtibat halinde olduğu Fransa’daki tanıdıkları dahi halini sormaz olmuştu. Adını tekrar hatırlatmak için bir fırsat arıyordu.

denemeyazisiBu fırsat ikinci dünya savaşının patlak vermesiyle ayağına kadar geldi. Alman ordusu yahudileri ikinci sınıf insan ilan etmiş, evlerinden işlerine kadar her şeylerini ellerinden almıştı. Sokağa çıktıklarında Alman askerlerinin laf atmalarından, aşağılamalarından, taciz etmelerinden bunalmışlardı ki; ülkeyi terk etmek istiyorlardı. Fakat çoğu bunun için yeterli maddiyatı sağlayamıyordu bile.

Bunu iyice gözden geçiren Frank, kiliseye gittiği bir perşembe günü oturduğu sıranın arkasındaki üç gencin sohbetine kulak misafiri olmuştu. Zayıf olan fısıldayarak ‘‘bu gömleği ülkeye sokmak ne kadar zor biliyorsun değil mi? Dediğim ücretten bir rakam aşağıya düşmem!” demişti son olarak. Bunu duyan Frank ”İstediğin fiyatın iki katını vereceğim fakat gömlek için değil.”diye söze girmişti. Zayıf genç ”peki ya ne için?” diye sorduğunda, Frank”bana bu gömleği ülkeye nasıl ve kim aracılığıyla soktuğunu söyleyeceksin.” dedi. Genç bir an tereddüt etse de ” Efrahim Talut adında orta yaşlı bir adamdan yardım alıyorum. Ama Tanrı biliyor ki, benden öğrendiğinizi duyarsa beni affetmez.” dedi. ”Merak etme, hiç bir şeyden haberi olmayacak genç adam. Al paranı ve kimseye bir şey belli etme, beni gördüğünü de unut.” Genç cevap vermeden kalkıp kiliseden dışarıya çıkmıştı. Frank’in izlenimleri doğru çıkmıştı, adamı tanıyordu. Zaten bu zamanda yahudilere ancak bir yahudi yardım ederdi. Bir zamanlar özel bir bankada muhasebeci olarak çalışmıştı bu adam. Şu anda sağlık şirketinde müdür yardımcısıydı. Bulması zor olmayacaktı.

Ertesi gün olduğunda Frank erken saatte kalkıp, Efrahim Talut adlı adamın çalıştığı yere doğru yol aldı. Çalıştığı bina çok uzak mesafede değildi ve yaklaşık birkaç dakika içinde orada olmuştu. Paslanmış demir kapıdan içeriye girip balık istifi olmuş yüzlerce hastanın arasından geçerek Efrahim’in çalıştığı kata çıktı. Bir banka veznesini andıran önü cam kaplı beş masa yan yana dizilmiş, Efrahim ise en arkada purosunu tüttürüyordu. Frank dumanı farketti. O tarafa doğru döndüğünde, yuvarlak camlı gözlükleri, tepesi açılmış saçları ve uzun kanca burnuyla Efrahim Talut’u gördü.

”Efrahim Talut’u arıyorum! Efrahim Talut siz misiniz?” diye sordu puro içene bakarak. Efrahim çekingen bir tavırla ”E-evet, benim” cevabını verdiğinde, ”konuşmamız gerekiyor. Nerede konuşabiliriz?”diye sordu Frank. Ve Efrahim sağ elini yana açarak yandaki özel odayı gösterdi.

”Efrahim Talut. Yahudisiniz değil mi?”

”Evet. Ceketinizin kol düğmelerine bakarsak siz de Alman olmalısınız.”

”Almanım. Yahudi sever bir alman” Oysaki yahudi sevdiğinden değil, parayı sevdiğindendi bu sözleri.

”Böyle bir zamanda sizin gibi birisinin olduğunu görmek çok hoş doğrusu bay..”

”Frank. Frank Edmon. Bir iş adamıyım. Daha doğrusu babam bir iş adamıydı ve onun bana bıraktıklarını harcamakla meşgulüm. Ancak artık ipleri elime almanın zamanı ve adımı hatırlatacak birşeyler yapma durumundayım. Öncelikle eskiden bir muhasebeciymişsiniz, doğru mu?”

”Bir zamanlar yapmıştım… Evet.”

”Yakın bir tarihte de ülke dışında bağlantılarınız olduğunu işittim. Kulaklarım çok derindir.”

”Lütfen bunu konuşurken sessiz olur musunuz? Kimden duyduğunuzu bilmiyorum fakat, eğer bunu söyleyeni bulabilirsem açlıktan ölmesini seve seve izleyeceğim.”

”Orası sizin bileceğiniz iş. Fakat bundan ziyade size bir teklifim olacak. Ben bir yiyecek içecek üreten fabrika açmayı düşünüyorum.”

”Bu çok zor. Böyle girişimler yapmak için ordudan izin almanız gerekir. Kaldı ki ordudan onay çıksa bile gereken belgeleri temin etmek hiç kolay değildir.”

”Ordu izni kolay… İçeride çok yakınım var. Belgeleri temin etme konusunda ise siz devreye giriyorsunuz. Ülke dışında ilişkisi olan birisinin ülke içinde her yerden bir tanışığı çıkar. Yanılıyor muyum?”

”Size nasıl güvenebilirim?”

”Gördüğüm kadarıyla kendi kanından olan insanları seven birisisiniz Efrahim”

”Elimden geldiği kadarıyla yardım ediyorum.”

”Pekala. Bana güvenmeni sağlamak için, Açacağımız fabrikada çalışmaları için ne kadar yahudi bulabilirsen getir. Bilhassa en zor durumda olanları getir ki hem işleri, hem de yerledi ellerinde olsun. Sanırım bu sana gereken güveni verecektir.”

”Size inanmak istiyorum bay Frank. Dediğinizi yapacağım.”

”Teşekkür ederim bay Efrahim. Tekrar görüşmek üzere.”

Frank binadan çıktığında kız kardeşinin kocası olan komutan Thomas Albelart’ı görmeye gitti. Thomas’ı pek sevmese de gereken belgeleri ondan alacaktı.

”Selam Thomas. Meşgul olduğunu görüyorum, o yüzden emanetleri ver de gideyim.”

”Hoş geldin. Sen şöyle otur ben de istediklerini bir dosya haline getirip sana vereyim.”

Frank sandalyeye oturdu ve Thomas’ı beklemeye başladı. Masa sandalyesinin tam arkasında duran Hitler fotoğrafına uzun uzun bakarken, Thomas içeriye girdi ve ”işte, istediğin belgeler. Borcunu akşam evden alırım, bir gören olmasın.” dedi. ”Tamam, akşam görüşürüz öyleyse.” diye karşılık verdi Frank.

İki gün sonra Efrahimin çalıştığı yere gitti. Efrahimin de belgeleri hazırdı ve geriye kalan tek şey çalışacak insan bulmaktı. Bu görev de Efrahime aitti. Frank fabrika’nın işlerini hallederken, Efrahim insanları toplayacak ve açılışın yapılacağı gün iş başı da başlayacaktı.

İki gün geçmesine rağmen işçi sayısı iki yüz elliyi bulmuştu bile. Sessiz ve duyulmadan yapılması isteniyordu bu işin ancak; Çoğu kişi çoktan duymuştu bile fabrika işini. Kötü durumdaki insanlardan Alman olan, Fransız olan, İngiliz, Türk olan insanlar da dahil her biri kendini yahudi olarak tanıtıyor ve iş sahibi olmak isiyordu. Sokağa çıktığında her insan selam verme çabasına giriyor, halini hatrını soruyor, hiç arayıp sormayan insanların yaşadığı ülkesinden, Fransa’dan dahi telgraflar alıyordu. Frank’in kafası bu duruma çok bozulmuştu.

Bir akşam sevgilisi olan Luis’le beraber şehrin saygın restoranlarından birine gitmişti. Luis, uzun boylu beyaz tenli sarışın bir bayandı. Yanından geçtiği adamların bakışlarını mutlaka kendine çeken bir fiziği vardı. Önceden rezerve edilmiş masaya oturdular ve garson ne alırsınız diye sormadan Frank’in her zaman içtiği fransız şarabından getirmişti.

Üçüncü şişe, dördüncü şişeden sonra Frank:”Tahmin et bu fabrika kurulmadan önce etrafımda ne kadar insan vardı?” dedi şarabını yudumladıktan sonra.

”Ah Frank.. Bilemiyorum. Pek fazla değildi sanırım.” diye cevap verdi Luis.

”Evet, pek fazla değildi. Hatta hiçten bile azdı. Her bir kağıt beş yeni insan getirdi bana. Çoğunun ismini hatırlamıyorum bile. Canları cehenneme!”

”Sessiz ol Frank, herkes bize bakıyor. Hem bununla mutlu olman gerekir, çok zeki bir adamsın.”

”Zekiyim, evet. Babam elli kişiyle fabrika yürütüyordu. Ve öldükten sonra iki kamyon dolusu para bıraktı. Bense bu boktan fabrikayı iki yüz elli kişiyle yürütüyorum ve elde avuçta iki kamyondan fazlası olacak.”

”O halde neden hala suratın asık, neden mutlu değilsin be adam?”

”Keşke ben de babamın yaptığı gibi, az kişiyle yeterli miktara tav olsaydım. Aç gözlülük dalgaları tanımadığım insanlar denizine sürükledi beni. Ve boğulmadan kurtulmak için çabalıyorum.”

”Bir de şu yönden bak; savaş yakında bitecek diyorlar, o isimsiz insanlar savaşla beraber ortadan kaybolabilirler.”

”Savaş giderken insan götürmez, gelirken götürür.”

”Çok doğru. İnsan sayısını gelirken, ölümlerle, göçlerle azaltır.”

”Ölümler, göçler umrumda değil. Benim tanıdığım bir elin parmak sayısını geçmeyecek insanlar, paranın kokusunu alınca yakınım olmak için taklalar atıyorlar. Zenginliği geçtim de yalnızlığımı gidermemdeki en etkili etken ne biliyor musun?”

”Ben olabilirim sanırım sevgilim. Ben miyim?”

”Hayı Luis, sen değilsin. Savaş.”

”Nasıl yani?”

”Savaş’la beraber sığınacak yerler arayan insanlar, benim etrafımda toplanıyorlar, görmüyor musun?”

”Frank, sarhoşsun sen. Artık içmemelisin. Savaşı savunacak kadar düşmedin değil mi?”

”Sarhoş değilim ben! Doğru bu. Eğer bir fabrika bu kadar insanı etrafımda topluyorsa, birkaç tane daha açar bütün ülkeyi elimin altında toplarım. Savaş, bu insanların beni sevmesini sağlıyor Luis.”

”Bu insanlar seni paran için seviyor Frank. Şöyle diyeyim: Bir insanın senden nefret etmesini mi, yoksa seni yalandan sevmesini mi istersin? Bir çıkar için sevilmektense, nefret edilmek daha cazip değil midir?”

”Siktir ordan. O zaman sen neden benimlesin? Neden hala burada oturuyorsun? Sahte sevgiymiş, sen sevgiden ne anlarsın be!” Artık sesini kontrol edemiyordu. Kahkahaları yan masalardan da duyulmaya başlamıştı. Rahatsız olan insanlar dönüp ona bakıyor, o sesin kime ait olduğunu farkettikten sonra kafalarını çevirip devam ediyorlardı. Kimse Frank’e birşey demiyordu. Frank ise içmeye ve etrafında toplanan insanların gösterdiği sevgiyi gerçek sanmaya devam ediyordu.

Yazar Hakkında

Yazar : Buğra AKSOY

Yazar Hakkında : Yazmak insanın öfkesini, üzüntüsünü, mutluluğunu anlatmanın en iyi yoludur. Satırlar insanlardan çok daha iyi dinleyicidirler.

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

Üç Artı Bir Tv
  • Twitter@aksiyazar

  • FriendFeed@aksiyazar

  • instagram@aksiyazar

  • Son Yapılan Yorumlar

    Ayakkabı Seçerken Nelere Dikkat Etmeli için beşevler çilingir diyorki;

    topuklu ayakkabı giyemiyorum ...nasıl giyebilirim

    Contorium Bilmecesi için Burak diyorki;

    Mondros değil Honduras

    Türkçe'nin Zenginliği için ege diyorki;

    İngilizcedeki son ek sayisi 678 Turkcedeki 100 İngilizcedeki on ek sayisi 1000in ustunde Turkcede yok Perfect zamanlarinin turkce karsiligi y