Yazgısal Yanlışlıklarda Ruha Dokunmak

11.05.2012 tarihinde Genel kategorisine eklenmiş, Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

Bana kim olduğumu sormayın, dertsiz başıma dert aldım bu soruya cevap ararken… En akıllı kişi meraklı olmayandır, merak başa dert, derinlere indikçe ruha eziyettir benim ki de bu misal işte…

Yazmanlar düşünceleri kadar, duygularını ve kendi kişisel dayatmalarını da satır aralarına kararlarlar. Benim gibi düşüncelerini yazmakla uğraşanlar için duygusal travmalar hatalı başlangıçlardır. Ancak ben zorunlu tarihi detaylar yazan biri değilim, bu yüzden duygusal düşlerim kadar kendi hatalarımı da yazdığım her harfe yansıtmadan duramayacağım.

Denir ki eski Yunan mitolojisinde üç kader tanrıçası, Moiralar yün ipliğini örer gibi kader ipliğini örermiş doğduğunda insanoğlunun ve ölüm vakti geldiğinde bir makasla Atropos ipliği keserek insanın ömrünü bitirirmiş.Eski mitolojilerde pek çok kader yumakları olduğu kadar yasaklarda vardır. Ama kahramanlar her daim herşeyi değiştirebilirler. Herakles karısını ölüm tanrısı Hades’ten alır, Odysseus farklı maceralarla pek çok kez ölümsüzlere meydan okur.

Etrafıma bakıyorum hayatın nasıl akıp gittiğini, yaşamın nasıl hızla tükendiğini görüyorum. İnsanları izliyorum bana nasıl benzediklerini bir o kadar da nasıl farklı olduklarını… Ne tuhaf tipler var… Birbirlerinden o kadar uzak duran, mesafeleri arşınlamış kendi küme gruplarında hayatta kalmaya, diğerlerine yabancı gözlerle bakıp kınamaya çabalayan, ancak içten içe onları kıskanan ve bu kıskançlıkla lanetler eden bir toplum görüyorum.

Genç oldukları için kendilerini şanslı hissetmek zorunluluğu taşıyan, onlara sanki bu kalıplaşmış bir duyguymuş gibi “sizler gençsiniz daha neler göreceksiniz” yaygara çığlıkları atan, kendilerinden geçmiş yetişkinlerin bakışlarıyla ezilen gençler… Oysa bizler hayat koşullarının ağırlığını daha anne babamızın bizleri büyütmekle uğraşırken yanı başımızdaki konuşmaları, çalışmak uğruna bizden uzaklaşmaları, başkalarında görüp kendimizde olmayanların hesabını küçük, garip yalanlarla sindirmeye çalışmaları veya bunun için sinirlenip etraflarına öfke tohumları atmalarıyla geçen zamanda öğrendik. O kadar ağır bir yükü daha küçük bir çocukken avuçlarımıza kondurmamız bizi fark ettirmeden, kimse anlayamadan gençlik hayallerimizle dolu ancak gelecek endişesiyle yaşan bir topluma dönüştürdü.

 

Hayal gücümüz her şeye rağmen çok güçlü. Olmadık bir şeyler olmayı seviyoruz ama gerçeğe dönüştürmekte zorlanıyor, hayallerimizde yaşatıyoruz. Belki daha gelişmiş, daha ileri, ütopya tarzı bir ülkede var olsaydık umulmadık şeyler yapabilen kişiliklere bürünebilir, güçlü değerlere sahip gençlere dönüşebiliriz. Ama toplumsal eğitimizdeki yanlış kalıplar bizlere bu konu da destekleyici olmuyor. Hayat koşullarımız çocukluklarımızda bize o kadar güçlü aşılanmış ki elimize imkanlar bile ulaşsa içimize işlemiş dürtülerden, ironik bir şekilde kaçar ve o fırsatı da değerlendirmeyiz.

 

O basit kalıplara, ruhumuza işleyen alışkanlığa, aşikarlık oluşturan sisteme karşı çıktığımızda silinmekten korkuyoruz. Sesimiz, çığlıklarımız yüzeye vursa da bir yankı gibi tekrar kendimize dönüyor. Kimse duydu mu? Bilinmiyor. Belki diyebilirsiniz ki kalabalıklaşmak sesi daha güçlü duyurur. Kalabalık bir ortam her zaman kaosun uç noktasını oluşturur, bir bireyi ayaklandırmak ne kadar zor ise bir grubu kışkırtmak o kadar kolaydır… Birini itekleyin, o diğerini iteklesin domino taşları gibi herkes düşüşe geçsin. Hayır, benim anlatmak istediğim bu değil, benim anlatmaya çalıştığım kişisel gelişim, ahlaki değerlerin gelişimi… Tek tek dokunan hissiyat, kişi birine bir ağaç fidanı verir. O kişi fidanı diker, fidan büyür, dalından koparır bir başkasına fide verir. Aynı ritüeli bu üç kişi, üç bir başkasına vererek devam ettir. İşte gerçekte temeli güçlendiren yaklaşım bu olmalı…

 

Çevremi izlerken pek çok kişinin yanlış hayatlar yaşadığını, pek çoğunun yanlış meslekler yaptığını fark ediyorum. Kendi dünyalarının otomotiksel ezikliğinde kayıp gittiklerini, yazgılarının kader olduğunu ve değişmeyeceğini düşündüklerini… Zeki insanların sınırlarını zorlamayan işlerde çalıştığını, zenginlerin kıymetsiz tutarsızlığını, fakirlerin imkansız yanlızlığını, sevenin sevmeyene olan aşkını, sevmeyenin bir başkasına olan tutkusunu… Tüm bunlar hayat neden adil olmuyor sorusunu getiriyor? Belki Pandora’nın kutusu açıldığında tek kalan insana umut değil de adalet olmalıydı. Ama o olsaydı da şu an ben umudun yokluğuna yazardım.

 

Belki Teb Rahipleri’nin inancı gibi bu yaşamda eziyet, diğer yaşamda daha iyi bir formal değişim ya da Mısır Maat Yasası gibi şimdi nasılsan diğer dünyada öylesindir. Karanlığın aydınlığa dönüşmesi bir dünyasal fizik, inancın iyiliği ya da kaderi… Tüm bunlar dizginlemesi zor fenomal değişimlerdir. Diğer hayat fikri çok cazip gelse de inançsal yanlışlıkları da mevcut…

 

Peki, bu yaşamsal ritüelde bizler hangi sistemin parçalarıyız. Dünya 4 element üzerine kurulu hava-su-ateş ve toprak. Herşey düzgün bir çarkın kontrolünde hareket ediyor. Peki, dış taraf insanlar, hayvanlar ve bitkiler onlar hangi dünyanın düzlemini dengeliyor?

 

Hayvanlar ve bitkiler tehlikeliler ve mükemmelikler çizgisinde kendi hayat sistemlerini devam ettiriyor. Birbirleri için doğal oluşum dışında tehdit değiller, çark mükemmel işliyor. Herkes yeten kadarını alıyor, ihtiyaç dışındakine dokunmuyor, gereksizi bırakıyor. Peki ya biz insanlar?

 

İnsanlar iyi ve kötü kavramına, bir paradoksun kilidine sahip. Aç gözlü, kibirli, bencil bir o kadar iyiliksever, merhametli, güzel, duygulu… Doğruyu bulmak için hep sabırlı olması gerekirken, doğasında düz çizgilerin yeri olmayan hep hareketli, fazlasına düşkün, yıkıcı, katil, iyi tarafları olsa da iyiliğin karanlığa düşmesi daha kolay olan bir canlı…

 

Yazgısal yanlışlıklarımızda hayat ilmiğimizi boğazımızda kendi ellerimizle düğümlüyoruz. Fırsatların önümüze çıkması için hayallere dalıyor, ancak bunun için hiçbir çaba sarf etmiyoruz. Kısaca cesaretsiz bir kimlik taşıyoruz. Çevremizin, ailemizin, okulumuzun, işimizin bizi eğitmesinin dışında kendi kendimizi eğitmemiz gerektiğinin bilincini taşımalıyız. Yalnızca televizyon seyrederek, kitaplar okuyarak değil daha ruhani eğitimlerle kendimizi yüceltmemiz gerekiyor. Basitçe kendi ruhumuzu da güçlendirmeliyiz. İnsanlar ilk başlangıçtan bu yana tüm yazıtlarında ruhani bir arayış içinde, ruhu tamamlamak aslında kendi içimizde kendimizi sevmek demek. Bu sevgiyi bulduğumuzda suret’ten ruhu, ruhtan surete dokunuruz. En sonunda vardığımız nokta kendimize sevgimiz, kendimizi sevmenin gücüyle her şeyi sevmektir. Mevlana’nın Rumi’ye dostluğu gibi onu taşımak, güçlendirmek demektir.

 

Yazar Elif Şafak’ın “Aşk” adlı kitabını okuduysanız, Tebriz’li Şems’in 40 kuralının bu ruhani güçlendirmede en güzel örneği taşıdığını fark edersiniz. 40 kuraldan birkaç örnek:

5.KURAL: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır.  Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını “Aman sakın kendini” diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği “Bırak kendini, ko gitsin”. Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var.

14.KURAL: Hakk’ın karşısına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

17. KURAL: Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenen suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

25. KURAL: Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu anda burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

29.KURAL: Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, ne yapalım kaderimiz böyle deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarının verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin. Bunu anlatır.

39. KURAL: Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her Sufi için bir Sufi daha doğar.

 

Ne mesleğine sahip olursanız olun, nerelerde oturursanız oturun, kimlerle arkadaşlık kurarsanız kurun, isterseniz mecnun olun, isterseniz alim, isterseniz cahil her kim olursanız olun ruhani yolculuğunuzu yapın; dokunun, nefes alın, kendinize güçlü surlar kurun, gülümseyin, gülümsetin, içten kahkahalar atın, bağırıp-haykırın, adaleti gerçeklikte kılamasanız bile gönül dünyanızda yakalayın.

 

Kendinizi bu dünyanın merkezine konumlandırın, hayal ettiğiniz yaşama kavuşmamışsanız dahi onun ucuna dokunacak hobilerle uğraşın. Sevin, aşkı arayın, aşkta insan olmanın özünü tanıyın ve bu dünyanın düzleminde dengeyi yakalayın.

İlgili Terimler :
Yazar Hakkında

Yazar : Demet Ulutaş

Yazar Hakkında : Kendimi ve düşüncelerimi paylaşmak, tartışmak, sessizlikte ses olmak için sitenizde yazarlık yapmak istiyorum. Mesleğim gereği reklam metinlerini yazıyorum ancak kısıtlayıcı yazılardan ziyaret anlamlı ve yeterli yazılar yazmak isterim.

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

Üç Artı Bir Tv
  • Twitter@aksiyazar

  • FriendFeed@aksiyazar

  • instagram@aksiyazar

  • Son Yapılan Yorumlar

    Ayakkabı Seçerken Nelere Dikkat Etmeli için beşevler çilingir diyorki;

    topuklu ayakkabı giyemiyorum ...nasıl giyebilirim

    Contorium Bilmecesi için Burak diyorki;

    Mondros değil Honduras

    Türkçe'nin Zenginliği için ege diyorki;

    İngilizcedeki son ek sayisi 678 Turkcedeki 100 İngilizcedeki on ek sayisi 1000in ustunde Turkcede yok Perfect zamanlarinin turkce karsiligi y